Vom Gehen Im Eis – Münih’ten Paris’e uzanan sinematik bir hac yolculuğu

1974 yılının kasım sonuna doğru Paris’ten bir arkadaşım beni arayıp Lotte Eisner’in çok hasta olduğunu ve muhtemelen öleceğini söyledi. Olamaz, dedim, şimdi ölemez, Alman sineması şu an onsuz yapamaz, bu önemli kadının ölmesine izin veremeyiz. Bir ceket, bir pusula ve gerekli malzemelerle dolu bir kamp çantası aldım. Çizmelerim o kadar sağlam ve yeniydi ki yüzümü kara çıkarmayacaklarından emindim. Yaya olarak oraya ulaşırsam onun hayatta kalacağına dair sağlam bir inançla Paris’e giden en kestirme yola koyuldum. Zaten kendimle baş başa kalma ihtiyacı duyuyordum.

Yol boyunca yazdıklarım okurlar için değildi. Şimdi, neredeyse dört yıl sonra, bu küçük not defterini elime alınca, beklenmedik bir hisse kapıldım ve bu metni tanımadığım kişilere gösterme arzusu, yabancı gözlere kapıyı ardına kadar açmanın dehşetine ve çekingenliğine baskın geldi. Sadece bazı çok özel değiniler çıkarıldı.

-Werner Herzog / Delft, Hollanda 24 Mayıs 1978

Werner Herzog 22 gün süren çılgın yolculuğunun güncesini yayına hazırlarken bu önsözü yazmış. Türkçe’ye “Buzda Yürüyüş” adıyla çevrilen „Vom Gehen im Eis”; önsözde Herzog’un da belirttiği gibi okurlara yönelik bir üsluptan ziyade kişisel bir günlük üslup taşıyor, hatta yol boyunca aklından geçen düşünceler süslemeden otomatik bir şekilde yazıya geçirilmiş gibi. İnsanlar geceleri uykudan önce yalnızken, etraf da sessiz ve karanlıkken (bkz. yatakta kendi kendine düşünürken lafın lafı açması) veya uzun yalnız yollarda büyük dikkat dağınıklıklardan uzaktayken daha içsel ve derin düşünebildiğinden, bu notlarda, yürüdüğü yoldan bağımsız birçok konuda düşünce de yer alıyor. Böylece eser, Herzog’un yürüdüğü süre zarfındaki zihnine içten bir bakış sağlıyor.

Bu bakışta gördüklerimize geçmeden önce bu yolculuğa çıkış sebebini biraz daha ayrıntılı inceleyelim.

Önsözde belirtildiği gibi Lotte Eisner’in ölüm yatağında olduğu haberini alan Herzog, eğer Münih’teki evinden Paris’teki hastaneye kadar yayan yürürse Eisner’in kurtulacağına dair tuhaf ama güçlü bir inanca kapılır ve yola koyulur.

Peki ama kim bu Lotte Eisner ve neden Herzog’u kar kış kıyamet içinde yaklaşık 800 kilometre yürütecek ve “Alman sineması onsuz yapamayacak” kadar önemli?

Almanya doğumlu Fransız film eleştirmeni ve tarihçisi Lotte Eisner 1896’da sinema ile aynı yıllarda dünyaya geldi.(bkz. Lumiere Kardeşler’in Sinematografı) Sanat Tarihi üzerine aldığı yüksek öğrenimden sonra gazeteci olmaya karar verdi ve dünyanın ilk günlük film gazetelerinden Film-Kurier‘de yazmaya başladı. Bu sayede aralarında Fritz Lang, G. W. Pabst ve Bertold Brecht gibi döneminin en yaratıcı ve tanınmış yönetmenleri ve yazarları bulunan insanlar ile tanışma ve sanat üzerine tartışma fırsatı buldu. 1933’te Nazi hükmünün başlamasıyla Yahudi kökenli Eisner Paris’e kaçmak zorunda kaldı. Burada tanıştığı Henri Langois ile Cinémathèque Française‘de film arşivciliği ve araştırmalarına başladı. İzsiz ve gizli bir hayat yaşamak zorunda kaldığı Nazi işgalinden sonra sinematekteki çalışmalarına devam etti. Bu yıllarda 1920lerin Alman Dışavurumcu sineması filmlerini inceleyen Perili Perde‘yi yazdı. İşte Alman sinemasına büyük katkıları bu eseriyle başladı.(1)

Bu noktada Lotte Eisner’i ve önemini, Herzog’un Eisner’e 1982de Helmut Käutner ödülü verilirken yaptığı ve Buzda Yürüyüş’de sonsöz yerine bulunan takdim konuşmasından takip edelim:

(…) siz, bu dünyadaki sinemayı doğduğu andan itibaren tanıyan tek kişisiniz, ya da daha doğrusu, sinemanın başlangıcından beri her noktada önemli kimseleri hem kişisel olarak tanıdınız hem de çoğu zaman desteklediniz (…) Ve size hayranlık duymayan kimse yoktu. Müteakip nesil için de, şimdi benim neslim için de bu böyle. (…) Yıl 1974’tü, ve biz, yani Yeni Alman Sineması hala toprağa sağlam kök salmamış hassas bir bitkiydik ve “genç sineması” olarak kinayeyle anılıyorduk. Ölmenize izin veremezdik. (…) Bunu söylüyorum çünkü sizin tarafınızdan sağlamlaştırıldık, çünkü bizim kendi tarihimizle bir bağlantıyı mümkün kıldınız ve de daha önemlisi: Siz bize meşruluk kazandırdınız.

İkinci Dünya Savaşı felaketiyle Alman sinemasının devamlılığının kopması tuhaf. (…) Biz, yeni yönetmenler nesli, babasız bir kuşağız. Yetimleriz. Sadece büyükbabalarımız var, mesela Murnau, Lang, Pabst, 20’li yılların nesli. Kitaplarınız, öncellikle Alman Dışavurumcu sineması hakkında olan Perili Perde – eminim ki bu çağ hakkında [en] kesin ve nihai çalışma olarak kalacak-,(…), sonra Paris Sinematekindeki çalışmalarınız ve bizim ve gençlerin yazgısındaki rolünüz, tüm bunlar bize tarih ve kültür tarihi ilişkileri köprüsü kurdu. Bunun anlamını kendileri de felaket tarafından çarpılmış olmalarına rağmen (sinemaya) neredeyse kesintisiz devam eden Fransızlar asla anlayamaz ve savaşın hemen sonunda Yeni Gerçekçiliği yaratan İtalyanlar da, (…), hiç kimse. Bunu ancak biz (…) kavrayabiliriz.(…)

Bizim için özellikle önemli olan ikinci şey ise meşruiyet sorusu. Yıllardır üzerine basa basa söylüyorum: ALMANYA’DA YENİDEN MEŞRU FİLM KÜLTÜRÜ VAR. (…) Ama tabiri caizse kendine güç veren bir buyrukla, basit bir güç duyurumu ile meşru kılınmadık, bizi ilk olarak bizim için nihai yetkili olan Eisnerin (Lotte Eisner’in takma adı) meşru kıldı. Onun sayesinde meşru ilan edildik. Bunu belki şu şekilde açıklayabilirim: Orta Çağ’dan birisi imparator olarak taçlandırıldığında (…) o kişi meşruiyeti Roma’da Papa’dan temin ediyordu. Eisnerin bizi meşru ilan ettiği için öyleyiz. (…)

Çalışmaya devam ettiniz ve Henri Langlois ile birlikte binlerce sessiz filmi, aksi takdirde geri dönüşü olmayacak bir şekilde sonsuza kadar kaybolmaktan kurtardınız. Bizim için çok önemli olmuş kitaplarınızı yazdınız, keşiflerinize ve araştırmalarınıza devam ettiniz. Kendinizi, Almanya’da ilk filmlerimizi kendi ayakları üstünde durdurmaya gayret gösteren bizlere hiç tereddüt etmeden verdiniz.

Bize kelimenin tam anlamıyla kanat verdiniz.

-Werner Herzog, 12 Mart 1982

Bu konuşmadan ve Lotte Eisner’in hayat hikayesinden, kendisinin Nazi hükmü ile kesintiye uğrayan Alman sinemasını, savaş sonrası Yeni Alman sineması ile yeniden bağlanmasındaki ve Yeni Alman sinemasının meşruluk kazanmasındaki önemi ve rolünü görmüş olduk.(Ayrıca, 2)

Şimdi Herzog’un 1974 Kasım ayının sonunda Eisner’in kötüleşmesine verdiği tepkiyi ve ölmesine neden “izin veremeyeceğini” anladığımıza göre yolculuğun kendisine göz atalım.

“Pusulamla Paris yönünü tayin ettim, artık hedefime kilitlenmiştim.” Herzog 23 Kasım 1974’te bu cümle ile Münih’ten yola koyuluyor. Çok soğuk ve fırtınalı koşullarda küçük Alman ve Fransız köyleri arasından yürürken Herzog geçtiği yerlerin isimlerini, yolda yaşadıklarını, problemleri, etrafındakilerle ilgili gözlemleri, meraklarını, daldığı derin veya sığ düşünceleri, hepsini not düşüyor.

“Peki, nerede uyumalı?”

Yaklaşık bir ay süren yolculuğu boyunca yol geçen hanlarında 🙂 kaldığı da oluyor gizlice sızdığı bir samanlıkta da. Zaman zaman çok yorulduğunda birkaç kilometre otostop çekiyor ama sonra “gururu ağır basıyor” ve uzun yolculuğuna yayan devam ediyor. Yol boyunca pek fazla insanla konuşmuyor, (veya konuştuğunu yazmıyor), bir iki kez dönmeyi düşünse de sonra kararlı adımlarla hedefine yürüyüşünü sürdürüyor.

Günlüğünden hoşuma giden bazı “günlük girdilerini” paylaşmak istiyorum.

Kendime dair derin düşüncelere dalmak dünyanın geri kalanının uyum içinde olduğunu açığa çıkarıyor.

Akıntıya karşı savaşan boz benekli bir kuğu vardı ama olduğu yerde kalakaldı çünkü akıntıdan daha hızlı gidemiyordu. Arkasında bir değirmenin çarkı, önünde aşağı doğru hızla akan su, yani sadece ufak bir hareket alanına sahipti. Bir süre tepindikten sonra bulunduğu yerden kıyıya geri dönmek zorunda kaldı.

Bütün gün duraklama halindeyim, hareket yok, düşünce yok, sekteye uğradım. Şehir berbat, epeyce endüstri, keyifsiz Türkler, sadece tek bir telefon kulübesi var. Bir de çok yoğun bir yalnızlık hissi. Ufaklık şu anda battaniyesinin kenarını sıkıca tutmuş bir şekilde yatakta olmalı. Öğreniyorum ki filmim bugün Leopold’da gösterime giriyor, adalete inanmıyorum.

Yaşlıca bir kadın, topluca ve fakir, odun topluyor ve bana çocuklarını teker teker sayıyor, ne zaman doğmuşlar, ne zaman ölmüşler. Yoluma devam etmek istediğimi sezdiği için bütün yazgıları atlayarak, üç çocuğunun ölümünü atlayarak üç kat hızlı konuşmaya başlıyor, ama sonra ekliyor, hasıraltı edilmesine göz yumamaz: Ve tüm bunlar konuyu takip etmemi zorlaştıran bir lehçede. Tüm bir evlat kuşağının yitiminden sonra sadece her sabah odun topladığını söylemek dışında kendisi hakkında bir şey söylemiyor; keşke onunla daha uzun kalsaydım.

(Ren nehrini geçerken) İsterdim ki feribot karşı kıyıdan buraya daha uzun sürede gelsin, çünkü böyle bir nehir geçişini insan duyumsamalı.

Susuzluk bazen o kadar baskın ki sadece susuzluk kavramlarıyla düşünebiliyorum: Şu yolun dibindeki çiftlikte kesin bir kuyu vardır, acil olarak ihtiyaç duyduğum bir bira ya da kola bulabileceğim bu lokanta da bugün niye kapalı, bugün günlerden salı.

Bir ateşe doğru yürüdüm, önümde parlayan bir duvar gibi yanıp duran bir ateş. Buzu ateş olarak düşünmek buzu düşünce kadar hızlı yaratıyor. Sibirya tam da bu şekilde yaratılmıştı ve kuzey ışıkları da son titrek alevleri. Açıklaması bu. Radyodan gelen bazı sinyaller de bunu kanıtlıyor, özellikle de program arası sinyalleri. Benzer bir şekilde, televizyon yayın akışının sonunda ekranın cızırdayıp karlanması da aynı anlama geliyor. (Okurken bu paragrafın yanına soru işareti koymuşum, dahaca da tam anlayabilmiş değilim ama yine de enteresan anlaşılacak bir şeyler var.)

Mandalinalar beni inanılmaz derecede mutlu ediyor.

Bütün gün boyunca mükemmel bir yalnızlık hüküm sürüyor. Sakin bir rüzgar yukarıdaki ağaçları hışırdatıyor, bakışlarım çok uzaklara gidiyor. Bu dünyayla hiç ilgisi olmayan bir mevsim. Büyük uçan kertenkeleler hiç ses çıkarmadan arkalarında yoğunlaşma izleri bırakıyorlar, doğruca batıya gidiyorlar, düşüncelerimle beraber Paris üstünden. Ne kadar çok köpek var. İnsan arabadayken pek fark etmiyor ne kadar çok köpek olduğunu, ateşlerin kokusunu ve de inleyen ağaçları. Kesilmiş bir ağaç gövdesi su damlacıkları dökerek terliyor, gene gölgem çok uzağımda titreşiyor. Bruno(?) kaçıyor, geceleyin terk edilmiş bir kayak teleferiği istasyonuna giriyor, aylardan Kasım olmalı. Teleferiğin ana şalterinin indiriyor. Teleferik bütün gece yok yere çalışıyor ve tüm pist aydınlatılıyor. Sabahleyin polis Bruno’yu yakalıyor. Hikaye böyle bitmeli.

Tepeler alçalıyor, ne seçenekleri var ki zaten? (bkz. Yedi tepede özgür irade problemi)

Dışarıda yağmurun nasıl sert yağdığını görür görmez teşhir yatağının örtüsünü kafamın üstüne çektim. N’olur gene bu olmasın! Güneş birbiri ardına bütün savaşları nasıl kaybediyor?

Karatavuklar için hayat gene buraya insanların ilk varışından önceki zaman gibi. Tarlalarda kimse yok, kesinlikle hiç kimse yok.

İzlendiğini fark etmeden yaşlı bir adam köprüyü geçiyor. Çok yavaş ve ağır yürüyor, birkaç kararsız adımdan sonra tekrar tekrar duraklayarak; işte bu onunla yürüyen Ölüm.

Mutlak yalnızlık, bir dere ve onun küçük vadisi benim yoldaşlarım.

Chassey’de bir kamyon tenekelerden tankına süt emiyor.

Sonra genç bir kız merdivenlere yığıldı ve öldü. Birisi kızın dudaklarına soğuk su sürdü ama kız ölümü tercih etti.

Yalnızlık bugün önümden batıya doğru uzandı ama görüşüm perdelenirken o kadar ilerisini göremedim.

Burada evler ve insanlar belirgin bir şekilde farklı ama köylerin hepsinin iyi günleri geçmişte kalmış.

Sen’i geçmeden bir karton süt aldım ve köprünün korkuluğunda otururken içtim. Nehre fırlattığım boş süt kartonu benden önce Paris’te olacak.

İnsanların kendinin beğenmiş bir halde dolaşmalarına şaşıyorum. Büyük bir şehirde bulunmayalı çok oldu. Durup düşünmeye fırsat vermeden doğrudan katedrale gittim. Zonklayan ayaklarımın üzerinde etrafında gezindim ve hayretim yüzünden içeri girmeye cesaret edemedim. Ben kesinlikle planın bir parçası değildim.

Büyük şehirler pisliklerini saklar ve orada birçok şişman insan da yaşar. Yarış bisikletinin üzerinde bir şişman adam gördüm ve perişan köpeği önünde, benzin deposunun üstünde oturan, mopedinin üstünde şişman bir adam ve bir dükkanda şişman bir genç kızdan biraz peynir satın aldım. Bana sanki bir asilzadeymişim gibi davrandı her ne kadar tamamen perişan bir vaziyette olsam da. Bir televizyonun önünde oturan iki şişman çocuk gördüm. Görüntü hiçbir şey seçilemeyecek kadar bozuktu ama onlar gene de büyülenmişcesine televizyona bakmaya devam ediyorlardı.

Pazarda koltuk değnekli bir oğlan gördüm, bir evin duvarına yaslanıyordu, tam da ayaklarım artık işbirliği yapmayı reddettiğinde. Tek bir bakış ile ilişkimizin yakınlığını ölçtük.

Savieres’teki köy okulunda Paris’e taşıtla gitmeyi düşündüm, bu bana biraz akıllıca geldi. Ama buraya kadar yayan gelip sonra bir araca binmek? Bir şeye boyun eğeceksem akılsızlığa eğmeyi tercih ederim.

Tüm bunları sonlandırmaya yönelik bir irade yükseliyor içimde.

(Lotte Eisner’e vardıktan sonra) Kısa ve müthiş bir an için ölümüne yorgun bedenimden tatlı bir his akıp geçti. Dedim ki, pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum.

Buzda Yürüyüş, Werner Herzog, Jaguar, Çev: Ali Bolcakan, 3. baskı, Mayıs 2019

Sonuç olarak – Herzog’un çılgın totemi tutmuş gibi – Lotte Eisner o gün ölmüyor. Dokuz yıl sonra tekrar hastaneye kaldırıldığında Herzog’u Paris’e çağırıyor,(bu sefer uçakla diye tahmin ediyorum) ve “Artık neredeyse körüm, hayatıma neşe katan okuma ve izleme eylemlerini daha fazla gerçekleştiremiyorum. Değneksiz yürüyemiyorum bile. Hayata doydum.(Ich bin lebenssatt.) Ama ölebilmem için üzerimdeki büyünü kaldırman gerek,”diyor. (3) Herzog ise ona büyünün kalktığını söylüyor ve Lotte Eisner 8 gün sonra 25 Kasım 1983’te hayata gözlerini yumuyor.

Ek: Buzda Yürüyüş Rotası

Güncesi boyunca not düştüğü kasaba ve köy isimlerini sırayla Google Earth’ten takip ederek Werner Herzog’un 23 Kasım – 19 Aralık 1974 tarihlerinde yayan yürüğü Münih – Paris arası “hac”cının tahmini rotasını çıkardım.(790 km) Eğer yazmadığı veya yanlış yazdığı bir isim varsa günahı boynuna! Ya değilse buyrun o harita!

Ek 2: Herzog’un sesinden

Eğer isterseniz ve de Almanca Hörverstehen yetenekleriniz fena değilse Herzog’un kendi sesinden tüm günlüğü – sonsözdeki konuşma hariç – aşağıdaki oynatma listesinden dinleyebilirsiniz.

Ek 3: Werner Herzog’la ıssızlığın rotasında

“Buzda Yürüyüş”ü daha edebi bir yönden, Herzog’un yolculuğunu da yaşadığı yalnızlık üzerinden incelemiş bir yorum için Duvar gazetesinden Hatice Balcı’nın aşağıdaki yazısını okuyabilirsiniz.

Werner Herzog’la ıssızlığın rotasında

Kaynakça

  1. https://www.encyclopedia.com/women/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps/eisner-lotte-1896-1983
  2. https://www.publicbooks.org/lotte-eisner-needs-to-fly
  3. Werner Herzog On Lotte Eisner : https://www.youtube.com/watch?v=mhc8u850eNk

Adı geçen kitaplar

Vom Gehen Im Eis
(Buzda Yürüyüş)
Werner Herzog,1978
Çeviri: Ali Bolcakan, 2016      
Die dämonische Leinwand
(Perili Perde)
Lotte H. Eisner,1955

“Vom Gehen Im Eis – Münih’ten Paris’e uzanan sinematik bir hac yolculuğu” üzerine bir yorum

  1. Uzun, ince (ve buzlu!) bir yoldaymış
    Gidiyormuş gündüz gece
    Aman bizim Herzog ağabey
    Gidiyormuş gündüz gece

    Paris’e geldiği anda
    Eisner’i görmüş burada
    İki kapılı bir handa (ya da bir samanlıkta!)
    Gidiyormuş gündüz gece
    Gündüz gece vayy 🙂

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s